
Parktaki Tabelanın Söyledikleri: Bir Saygı ve Güvenlik Meselesi
Yine bir nisan sabahında, farklı coğrafyalardan süzülüp gelen taze gözlemlerle kapınızı çalıyorum. Bu ay size, sadece bir parkın girişindeki tabeladan değil; o tabelanın arkasında saklı olan koca bir anlayıştan bahsetmek istiyorum. Aslında bu ay o defterin kapağını; Almanya çocuk parkı kuralları ve bu kuralların ardındaki o derin felsefeyi yerinde gözlemlemek için çocuk parklarında açtım.
Aslında bu biriktirdiğim hikaye, yıllar öncesine dayanıyor ve çocuğumuz olduktan sonra da daha net farkına vardım. Varşova’nın karlı sokaklarında başlayan yeni hikayem, 2019’dan beri Almanya’nın o her köşesi planlı mahallelerinde devam ediyor. Yıllardır gözlem yaparken cebimde hep o iki dünya arasındaki farkları not aldığım bir defter taşıyorum. Bu ay, o defterin kapağını – toplumun en masum, ama en çok ihmal edilen noktasında – çocuk parklarında açtım.
Almanya’da bir çocuk parkının kapısına geldiğinizde sizi metalik, biraz soğuk; ama çok net bir tabela karşılar. Üzerinde madde madde sıralanan yasaklar, ilk başta “Alman disiplini işte, her şeye bir kural koymuşlar” dedirtip geçebilir. Ancak kum havuzunun başında çocuğunuzun güvenle oynadığını izlerken o levhanın aslında bir yasaklar listesi değil de çocukların etrafına örülmüş hukuki ve toplumsal bir “koruma kalkanı” olduğunu fark ediyorsunuz.
Burası Senin Değil, Çocuğun Alanı: Almanya Çocuk Parkı Kuralları Nelerdir?
Almanya’da park kültürü, bizdeki “kamusal alanda ne istersek yaparız” mantığından çok farklı. Çoğu parkta
12 veya 14 yaş sınırı var. Bu, sadece bir rakamdan ibaret değil. Koca koca insanların gelip salıncakları işgal etmesini, çocukların oyun alanını birer yetişkin sohbet köşesine çevirmesini engelleyen bir sınırdır. Bizde ise akşam saatlerinde üniversite gençlerinin salıncaklarda sallandığı, yetişkinlerin kaydırak tepelerinde vakit geçirdiği o sahneler, Alman sisteminde doğrudan bir kural ihlalidir.
Hatta işin boyutu bazen ciddileşebiliyor. Şikayet halinde bu kurallara uymamak, sadece bir nezaketsizlik değildir. Belediyenin o alan için koyduğu kullanım hakkını çiğnemek anlamına da gelmektedir. Parkın kurallarına uymuyorsanız ve yetkililerin uyarılarına rağmen alanı terk etmiyorsanız eğer konu bir anda “Hausfriedensbruch“, yani huzur bozma/mülke tecavüz kapsamında değerlendirilebiliyor. Yani devlet size şunu diyor: “Burası, kamuya açık olabilir; ama buranın sahibi çocuklardır. Onların huzurunu bozduğun an misafirliğin biter.”
Kask Takmak Neden Yasak?
Araştırırken karşılaştığım ve beni en çok şaşırtan detaylardan biri, kask yasağı oldu. Evet, yanlış duymadınız. Almanya’da çocukların oyun parkındaki o devasa tırmanma parkurlarında bisiklet kaskı takması yasak. Neden mi? Çünkü uzmanlar ve yasalar şunu diyor: “Çocuk kaskla kaydıraktan kayarken veya bir fileye tırmanırken kaskın kayışı bir yere takılırsa, çocuk kendi vücut ağırlığıyla orada asılı kalıp boğulma riski (Strangulationsgefahr) yaşayabilir.” Medeniyet, işte o incecik kayışın yaratabileceği milimetrik riski bile dert edinip bunu tabelaya kazımaktır.
Peki bizde durum nasıl? Biz, daha “sigara içmesek mi acaba?” aşamasını bile geçemedik. Parklarda sadece duman altı olmakla kalmıyoruz; kumların arasından çıkan izmaritler, kırık cam şişeleri ve “bir şey olmaz” denilerek içeri sokulan evcil hayvanların bıraktığı kirlilikle mücadele ediyoruz. Cam kırığı bir çocuk parkı için basit bir çöp değildir; o, bir çocuğun oyun hakkına saplanmış bir hançerdir.
Gürültü ve Toplumsal Uzlaşı
Bir diğer ilginç detay ise “Ruhezeiten“, yani dinlenme saatleri. Almanya’daki çoğu mahalle parkında akşam 20:00’den – bazılarında 21:00 – sonra oyun oynamak veya gürültü yapmak yasaktır. Çünkü parkın çevresinde yaşayan insanların da huzur hakkı korunur. Bizde ise gece yarısı parkta yüksek sesle müzik dinleyen, kahkahalar atan yetişkin gruplarına rastlamak sıradan bir durum haline gelmiştir.
İşin en trajikomik tarafı ise anormal olan bu durum, toplumumuzca normalleştirilmiştir. Uyardığınızda da haksız oldukları halde ve de utanmadan “rahatsız oluyorsan camı kapat” diyerek de üste çıkarlar. Biz, özgürlüğü başkasının alanına girmek sanırken onlar ise özgürlüğü “kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir düzen olarak tanımlıyorlar. Ki; olması gereken de tam olarak budur!
Bir Özeleştiri Çağrısı
Bu, bir sitem yazısından ziyade kendimize tuttuğumuz bir ayna olsun istiyorum. Bizler ki; çocuk sevgisiyle övünen, “çocuklar bizim geleceğimiz” sözünü dilinden düşürmeyen bir milletiz. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da lafta öyleyiz. Ama sevgimizi eyleme dökmeye geldiğinde büyük bir sorunla karşılaşıyoruz. Sevmek, sadece çocuğun başını okşamak değildir. Sevmek; onun oyun alanına izmarit atmamak, dumanını onun ciğerine üflememek ve o alanı sadece ona ait bir mabet gibi korumaktır.
Almanya’da o levhaların arkasında yatan asıl güç, ağır para cezaları (Bußgeld) değil; bir başkasının alanına duyulan o köklü saygıdır. Belki bir gün, bizim kapılarımıza da her madde için ceza yazan tabelalar asmamıza gerek kalmaz. Belki bir gün, o parkın yanından geçerken “Burası çocukların alanı. Onlara temiz bir hava ve tehlikesiz bir zemin bırakmalıyım” diyebilecek o doğal refleksi ve hatta bilinci içimizde bulabiliriz.
Nisan ayı, doğanın ve umudun uyandığı aydır. Dileğim odur ki; bu bahar sadece çiçekler değil, çocuklarımızın haklarına duyduğumuz o medeniyet bilinci de yeniden yeşersin. Çünkü dünya, çocukların huzurla oyun oynayabildiği kadar güzelleşiyor. Bir sonraki yazımda yeniden buluşuncaya dek sağlıcakla kalın.
Sevgiler,
Pınar Kaya


